Dejenere nedir ?

Defne

New member
Dejenere Nedir? Kavramın Bilimsel, Psikolojik ve Sosyolojik Açıdan İncelenmesi
[HEADING=1]Dejenere Nedir? Kavramın Bilimsel, Psikolojik ve Sosyolojik Açıdan İncelenmesi[/HEADING]
Günlük hayatta bazen bir davranışı, düşünceyi ya da toplumsal değişimi eleştirirken “dejenere” kelimesini kullanıyoruz. Ancak bu kelimenin gerçekte ne anlama geldiğini, bilimsel bir kavram olarak hangi alanlarda karşılık bulduğunu ve gündelik konuşmalarda nasıl farklı anlamlar kazandığını ne kadar biliyoruz? Açıkçası, bu sözcüğün yalnızca bir hakaret ya da ahlaki yargı olarak değerlendirilmesinin konuyu anlamamızı zorlaştırdığını düşünüyorum. Bu nedenle meseleyi kişisel önyargılardan uzaklaştırıp dilbilim, biyoloji, psikoloji ve sosyoloji üzerinden birlikte incelemek oldukça ilgi çekici.

Araştırılması gereken temel soru şu: Dejenerasyon, gerçekten ölçülebilen bir bozulmayı mı ifade eder, yoksa toplumların kendi değerlerini korumak için kullandığı öznel bir etiket midir? Bu soruya cevap verebilmek için kavramın tarihsel kökenine, bilimsel kullanımına, toplumsal etkilerine ve güvenilir araştırmalardan elde edilen bulgulara bakmamız gerekiyor.
[HEADING=1]1. Dejenere Kelimesinin Anlamı ve Kökeni[/HEADING]
“Dejenere” kelimesi Türkçeye Fransızca dégénéré sözcüğünden geçmiştir. Fransızcadaki dégénérer fiili, kökeninden veya önceki niteliğinden uzaklaşmak, niteliğini kaybetmek ya da bozulmak anlamları taşır. Kelimenin kullanıldığı bağlam, taşıdığı anlamı önemli ölçüde değiştirir.

Günlük dilde dejenere ifadesi çoğunlukla ahlaki değerlerin kaybolduğu, davranışların kabul edilen normlardan uzaklaştığı veya bir kişinin toplumsal beklentilere uymadığı iddiasını dile getirmek için kullanılır. Bununla birlikte biyoloji ve tıp alanlarında benzer kökten gelen dejenerasyon terimi, belirli hücrelerin, dokuların veya yapıların işlevsel ya da yapısal değişikliklerini tanımlayabilir.

Burada önemli bir ayrım vardır: Bir davranışın toplum tarafından onaylanmaması, o davranışın bilimsel anlamda bozulma olduğu sonucunu doğurmaz. Örneğin bir toplumun geleneklerine uymayan giyim tarzı, müzik tercihi veya yaşam biçimi, yalnızca alışılmış normlardan farklı olduğu için biyolojik ya da psikolojik bir bozukluk olarak değerlendirilemez.

Bu ayrımı yapmak, tartışmayı kişilerin yaşam tarzları üzerinden yargı üretmekten çıkarıp kavramların doğru kullanımına yönlendirir.
[HEADING=1]2. Biyoloji ve Tıp Açısından Dejenerasyon[/HEADING]
Dejenerasyon kavramının bilimsel anlamını kavramak için öncelikle tıp ve biyoloji alanlarına bakmak gerekir. Bu alanlarda dejenerasyon, belirli bir dokunun veya organın yapısında ya da işlevinde meydana gelen olumsuz değişimleri ifade eder. Buradaki değerlendirme kişisel beğeniye değil, gözlemlenebilir biyolojik süreçlere dayanır.

Örneğin osteoartrit, Alzheimer hastalığı ve bazı sinir sistemi hastalıkları, etkilenen doku veya organların yapısal ya da işlevsel kayıplarıyla ilişkilidir. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, dejeneratif hastalığı, etkilenen doku veya organların işlevinin ya da yapısının zaman içinde kötüleştiği bir hastalık olarak tanımlar. Kaynak: National Cancer Institute – Degenerative Disease.

Bu tanımdan hareketle bilimsel yaklaşımın üç temel özelliği olduğunu söyleyebiliriz:

- Ölçülebilirlik: Değişimin hangi yapıda ve ne ölçüde gerçekleştiği incelenir.

- Kanıta dayanma: Gözlem, laboratuvar bulguları, görüntüleme ve klinik değerlendirmeler gibi veriler kullanılır.

- Nedensellik araştırması: Değişime hangi biyolojik süreçlerin katkıda bulunduğu araştırılır.

Ancak biyolojik anlamdaki dejenerasyon ile toplumsal anlamda kullanılan dejenere sözcüğünü birbirine karıştırmamak gerekir. Bir dokudaki işlev kaybı tıbbi yöntemlerle araştırılabilirken bir insanın yaşam tarzının ahlaken bozulduğunu ileri sürmek, öncelikle hangi ahlaki ölçütün kullanıldığının açıklanmasını gerektirir.

Bilimsel düşüncenin önemli bir özelliği de tam olarak budur: Bir iddiayı yalnızca güçlü biçimde dile getirmekle yetinmemek, onu hangi kanıtların desteklediğini sormak.
[HEADING=1]3. Psikoloji Açısından Dejenere Davranış Kavramı[/HEADING]
Psikoloji alanında bir insanı doğrudan “dejenere” olarak nitelendirmek, bilimsel değerlendirme bakımından sorunludur. Çünkü bu sözcük, tek başına tanımlanmış bir psikiyatrik tanı değildir. Bir davranışın alışılmadık olması, kişinin psikolojik açıdan sağlıksız olduğu anlamına gelmez.

Dünya Sağlık Örgütünün ICD-11 sınıflandırmasına ilişkin açıklamalarında ruhsal bozukluklar; biliş, duygu düzenleme veya davranış alanlarında klinik açıdan anlamlı bozulmalarla ilişkilendirilir. Bu durumlar genellikle belirgin sıkıntı veya yaşamın önemli alanlarında işlev kaybıyla bağlantılıdır. Değerlendirme, yalnızca toplumsal beklentilere uyup uymamaya göre yapılmaz.

Kaynak: Dünya Sağlık Örgütü – Ruhsal Bozukluklar.

Örneğin bir kişi toplumun çoğunluğundan farklı giyiniyor, geleneksel aile yapısını benimsemiyor veya yaygın düşünceleri eleştiriyor olabilir. Bu özellikler tek başına psikolojik bozukluk göstergesi değildir. Buna karşılık kişinin davranışlarının kendisine ya da başkalarına verdiği zarar, davranış üzerindeki kontrolü ve günlük işlevselliği gibi unsurlar somut biçimde incelenebilir.

Burada önemli bir bilimsel ayrım ortaya çıkar: Toplumsal uyum ile psikolojik sağlık aynı şey değildir.

Psikolojik açıdan daha sağlıklı bir değerlendirme yapmak için kişinin davranışını, içinde bulunduğu koşulları, yaşadığı sıkıntıları ve başkaları üzerindeki etkilerini birlikte ele almak gerekir. Bir kişiye etiket yapıştırmak, bu ayrıntıları anlamanın yerini tutmaz.

Ayrıca insan davranışlarının nedenlerini araştırırken tek bir açıklamaya bağlı kalmamak gerekir. Bireysel deneyimler, aile ilişkileri, ekonomik koşullar, öğrenme süreçleri ve sosyal çevre farklı oranlarda etkili olabilir. Bilimsel yaklaşım, bu etkenlerin hangisinin hangi koşullarda önemli olduğunu araştırır.
[HEADING=1]4. Sosyoloji: Toplum Kime Dejenere Der?[/HEADING]
Kavramın toplumsal boyutu, konunun en tartışmalı alanlarından biridir. Çünkü toplumlar yalnızca davranışları değerlendirmekle kalmaz, hangi davranışların normal veya kabul edilebilir sayılacağını da belirler.

Sosyolog Howard S. Becker ile ilişkilendirilen etiketleme yaklaşımı, sapkınlığın yalnızca davranışın kendisiyle açıklanamayacağını; kuralların kim tarafından oluşturulduğunun ve kimlere uygulandığının da incelenmesi gerektiğini savunur.

Ryken Grattet'in 2011 yılında Annual Review of Sociology dergisinde yayımlanan “Societal Reactions to Deviance” başlıklı derleme makalesi, toplumsal tepkilerin, etiketlemenin, damgalamanın ve sosyal kontrolün sapkınlık araştırmalarındaki yerini ele alır.

Kaynak: Grattet, 2011 – Societal Reactions to Deviance.

Bu yaklaşım, toplumun her yargısının yanlış olduğunu söylemez. Bunun yerine şu soruları gündeme getirir: Bir davranış neden kabul edilemez sayılıyor? Bu kural kimin çıkarına hizmet ediyor? Aynı davranışı farklı kişiler yaptığında aynı tepki mi veriliyor?

Örneğin bir toplumda gençlerin giyim tarzındaki değişimler ahlaki bozulma olarak yorumlanabilir. Başka bir toplumda ise aynı değişimler bireysel özgürlüğün veya kültürel dönüşümün göstergesi sayılabilir. Davranış aynı kaldığı hâlde değerlendirme değişiyorsa, burada yalnızca davranışın değil, onu yorumlayan toplumsal normların da incelenmesi gerekir.

Bu noktada Erving Goffman'ın damgalama yaklaşımı da önem kazanır. Bruce G. Link ve Jo C. Phelan'ın 2001 yılında yayımlanan, Annual Review of Sociology dergisindeki “Conceptualizing Stigma” makalesi; etiketleme, kalıplaştırma, ayrıştırma, statü kaybı ve ayrımcılık arasındaki bağlantıları inceler.

Kaynak: Link ve Phelan, 2001 – Conceptualizing Stigma.

Buradan çıkarılabilecek sonuç, bir insana sürekli olarak aşağılayıcı bir etiket yöneltilmesinin yalnızca sözel bir tepki olmadığıdır. Böyle bir etiket, kişinin sosyal ilişkilerini, kendisini algılama biçimini ve toplumdaki fırsatlarını etkileyebilir.

Peki bir davranışı eleştirmekle o davranışı sergileyen kişiyi bütünüyle değersizleştirmek arasında nasıl bir sınır çizmeliyiz? Bence bilimsel tartışmanın önemli sorularından biri budur.
[HEADING=1]5. Erkeklerin ve Kadınların Bakış Açıları: Genellemeler Ne Kadar Doğru?[/HEADING]
Dejenere kavramını tartışırken erkeklerin daha çok veriye, mantığa ve analize; kadınların ise toplumsal etkilere ve empatiye odaklandığı şeklinde bir ayrım yapılabilir. Ancak bu ayrımın bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmesi doğru olmaz. Böyle bir yaklaşım, bireyler arasındaki farklılıkları göz ardı ederek cinsiyete dayalı kalıpları yeniden üretme riski taşır.
 
Üst